[Flash 9 is required to listen to audio.]

Bana kaybettiklerimi bulabilir misin?

Ufak bir kavanoza doldurduğum misketlerimi ver mesela…
Annemin üşüdüğümde kulaklarımı kapatan sıcacık ellerini ver.
Bana kaybettiklerimi bulabilir misin?
Evin salonundan içi altın dolu dünyaya açılan gizli geçiti ver mesela…
Dünü geçmişi gideni gelmeyeni ver.
çünkü bir sabah istemeden uyandım hayattan…

Rüyalar çok değişmiş görmeyeli…
Artık okul çantamda kırışıp katlanan defter uçları beni eskisi gibi üzmüyor mesela…yeni aldığım kalem beni o kadar heyecanlandırmıyor…
Oyuncaklarımı kırıp nasıl çalıştıklarını anlamaya çalışmıyorum mesela… Bir şeyi isterken yalnızca durup ona bakmak yetmiyor…
Artık bir şeyleri kırdığımda koşup arkasına saklanabileceğim o eski kırmızı kanepe yok salonun ortasında…
Kırılma sesiyle koşarak gelenlerin tek korkusu ufak ellerimin kanayabileceği değil mesela…
çünkü bir sabah istemeden uyandım hayattan…
Ve büyürken kırdıkların eskisi kadar küçük olmuyordu çoğu zaman…

mutlu yeşiltepe

Anonim sordu: Uzun zamandır aklımı kurcalayan birçok şeyden birini sormak istiyorum:
İnsan hep üzüldüğü kadar sevinir mi ya da ağladığı kadar güler yani her şey bütün herkes için dengede midir? Ve böyle olması bizim tercihimiz midir? Eğer öyleyse yaşadığımız acı verici şeyler bizim isteğimiz doğrultusunda mı olur? Ve eğer bu da böyleyse acı çekmek insana bilinmeyen güzel bir şeyler mi verir?

Bu dünyada bizi mutluluğa mutlu olmaya yönelten şey acılarımız değil midir ? Bir insanın bize huzur verdiğini hissetmek için, içimizde bir huzursuzluk olması gerekmez mi ? İnsan ağladığı kadar gülmez belki, ama şu da bi gerçek; gülmenin sahtesi de olur ama rol yaparak ağlayamazsın. İnsan istemediği bir şey yaşamaz, güzel şeyler istemeye gayret etmeli.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

odediginfilmlerdeolur:

“Ben sadece,
 Kışın karpuzu
 Yazın portakalı özlerdim.
 Şimdi bir de sen çıktın başıma.” 

battaniye. LAZIM. kullanıcısından yeniden blogladı

Evet evet, siz. Ayağıma basıyorsunuz !

İnsanlar genelde yalnızlıktan şikayet ediyor nedense. Geçen biyoloji dersinde duyduğum bilgi ise “tüketim ve aşırı kalabalıklaşma böyle giderse 2050 yılında ikinci bir dünyaya ihtiyaç duyacağız.” Şimdi ortaya şöyle bi tezat çıkıyor yahu neredeyse kucak kucağa yaşayacağız hala yalnızlık yalnızım diye ağlayıp sızlanmak niye ? Yok efendim kimse beni anlamıyor falan, 6milyar insandan kimse seni anlamıyorsa suç biraz da senin yani fodulluk etmiş oluyorsun. Benim derdim ise başka ben bu dünyada kalabalıktan şikayet edenlerdenim. Bütün gün boyunca o kadar çok insan hayatımıza girip çıkıyor ki…

  Mesela şöyle bi örnek vereyim, minibüs beklerken boş olmasını ister ve dikkat ederim. Yani zaten öğrenci olarak kabul görmediğim minibüslerde adam gibi gidip gelmek için, yoksa aşırı konfor düşkünü falan değilim, o koltuklarda konfor aramak da saçma olur zaten. Binmediğim dolu minibüslerin şoförleriyle içinde bulunduğum o duygusal durum sonradan düşündüğümde hep içimden sesli gülmemi sağlıyor. Adam binecek miyim diye gözümün içine bakıyor nerdeyse, o da minibüs ben de minibüs neden binmiyorsun ? dermişçesine ayırıyor gözlerini. Önceleri böyle durumlarda panik yapar, rolümü büyütür ve iki elimi yukarı aşağı sallayarak, “beni bırak sen devam et, öndeki yolcuları yakala” gibi bir karşı söylem içine girişiyordum. Şimdilerdeyse daha profesyonel ve soğuk kanlı davranıyorum, minibüsçü benim potansiyelimi tam farkettiği sırada ben de minibüsün dolu olduğunu farkediyorum ve “sakın bineceğimi düşünme seni ağdi kapitalist minibüs şoförü” der gibi yana çeviriyorum başımı ya da birini bekliyor gibi yürümeye başlıyorum. Evet aslında bu boş minibüse binme huyunda “ezilenin yanında olmak” gibi bi his de içimi sarmıyor değil, hani “ay bu yolcu alamamış biraz da bu para kazansın” düşüncesi de var tabi. Minibüsü seçip bindikten sonra bir başka polemik başlıyor, “acaba yanıma nasıl biri oturacak ?”. Eğer kulaklığımı evde unutmuşsam ve minibüs içinde kendime uğraş arıyorsam ilki yolcuların nereye gittiklerini dinlemek ve benden önce kaç kişinin inip bineceğini saymak oluyor. Tam da bugün yanıma her zamanki gibi sıradan biri oturdu, pendik kadıköy minibüsüne sabahın 08.30 unda kimler biner ki zaten ? Sıradan insanlar tabi ki. Çünkü sıradan bir gün 08.30 da, güzel bir gün 01.00 dan sonra başlar. Her neyse, adam bindikten sonra bir Tugayyolu dedi ve parasını uzattı. Ben ondan bir semt sonra inecektim. Böyle şeylere çok dikkat ediyorum, çünkü çantam ve ben iri bir ikili oluyoruz, yanımızda oturan kişiden müsaade isterken kazara yüzünü gözünü çizmek ve ondan özür dilemek için dönerken öndeki koltukta oturanın kafasına çarpmak bizim sık sık başımıza gelen lanet bir durum. Tugayyolunu geçtiğimizde adam hala inmemişti, siz tugayyolunda inecektiniz, geçtik orayı demek geldi içimden. Ama sonra izlediğim arka sokak bölümlerinden dolayı olacak ki yüzlerce senaryo uydurdum kafamdan, adamın son parasının ancak tugayyoluna kadar yettiğini, tugayyolunun şoför ile aralarında bir şifre olabileceğini, belki de başka bir tugayyoluna gittiğini… Bunlar gibi bir çok senaryo o an aklımdan geçti. Daha sonra inerken yine ben ve çantam çarptık adama ama sonra dönüp özür dilemek yerine;

- Kusura bakma hacı, tugayyolunda inseydin başına bunlar gelmezdi, hadi bye! Kolay gelsin şoför bey. Böyle kaypakları da bir daha almayın hepinizi uyuttu işte böyle ama ben farkettim, benden kaçar mı ulan.

Diyip inmek istedim ama, bu kararsızlık anında “ıh” deyip dışarı attım sadece.

Çok kalabalığız çok… 

ahmetlevent sordu: Gururun tek hediyesi yalnızlık çölüne gidiş biletidir. Bu çöl ki aynalarda gördüğümüzden çok daha basit olduğumuzu hatırlatır bize. O sert sıcak kum taneleri yüzümüze her vurduğunda hayal denilen o vahalarda bir çıkış aramaya devam edeceğiz hiçliğimize ısrarla.

Sentaks açısından doğrusu böyle olurdu:)

Giderek doğruya yaklaşıyorum o zaman. :)

Gururun tek hediyesi yalnızlık çölüne gidiş biletidir. Bu çöl ki aynalarda gördüğümüzden çok daha basit olduğumuzu hatırlatır.Her atlayışta o sert sıcak kum taneleri yüzümüze vursa hiçliğimizi hayal denilen o vahalarda bir çıkış aramaya devam edeceğiz. // Peter Desert

İnsanların neye kafa yorduğuna kafa yordum dün gece.

“İnsan doğduğu andan itibaren gözlemleyip, kaydeden ve bunları uygulayan bi varlıktır.”

Pek doğru bir söz, kulağı tırmalayan bir mesajı da yok. Tamamen olmasada gerçeğe çok yakın bir teori. Peki pratikte bu yaşamlarımıza nasıl yansıyor ? Çevresel faktörler insanın hayatının her bölümünde büyük rol oynuyor. Bu zaten inkar edilemez bir gerçek. Günümüz şartlarında düşününce çevresel şartlar mı insanı oluşturuyor yoksa insan mı o şartları belirliyor, buna karar vermek biraz güç. “Trend” ve “Moda” gibi kelimeler bir çok şeyi anlatıyor olsa da trendin veya modanın insan hayatına etkisi ne ölçüde, bu baktığınız açıya göre değişiyor.

Trend, bir genç için Popülarite, Sosyal çevre ya da bir iş adamı için saygınlık aracı olarak görülse de, kahvede oturan Necip Abi için anlamı bilinmeyen bir sözcükten ibaret. Moda ise genç kadınlar arasında bir kulvar içinde sıralayıcı anlamı taşısa da, yıldan yıla kendine uyum sağlatmak zorunda bıraksa da. Evde şu an yemeğini yaparken eşinin pazar vardiyasından dönmesini bekleyen Halime Teyze için aslında sadece televizyonda gördüğü mankenlerin giydiklerinden başka bir şey değil.

Dün gece ise kafama takılan şu sık kullanılan, zamanla değilde belki bir kaç ay içinde ağızdan ağıza, klavyeden klavyeye yayılmış kelimelerdi. Düşündükçe işin içinden çıkamadım. Yahu birbirine hafız, ajan, moruk, müdür, hacı, reis vs vs şekilde hitap etmeyi ilk kim bulmuştur acaba diye düşün düşün uykumu haram ettim kendime. Sözlük anlamlarına bakıyorum alakasız alakasız şeyler var lakin bazıları öyle yaygınlaşmış ki sözlük anlamının önüne geçmiş neredeyse. Sonra sadece hitap kelimeleri ile sınırlı kalmamış bu mecazi kullanımlar. Biz taso oynarken kazanınca, köktüm, üttüm gibi kelimeleri kullanırdık. Normalde düzgün bir anlamları var mı hala bilmiyorum. Bugüne baktığımızda da durum farklı değil, kanka aktım, sağlam yardırdım gibi deyişler, benim ağzım dahil olmak üzere fazlasıyla yaygın kullanımda.

Hani Graham Bell telefonu icat ettiğinde acaba ilk nereyi aradı ya da neden ihtiyaç duydu diye düşünürüz ya, öyle düşüncelere daldım bende. Kendi kendime trend kelime üretmeye çalıştım. Başarılı mı oldum ? Hayır pek sayılmaz. Ama en azından bir daha denememeye karar verecek kadar düşündüm. Yani düşünmüşüm ki bir daha denememeye karar verdim. Trendi oluşturmak yerine onu seyredip eleştirenlerden olmak işime daha çok geliyor sanırım. Bu böyle süre gide dursun ben ıhlamurumu içip Zeki Müren ile olan düetime devam edeyim komiserler.

DENEMELER : Komiser x - Baklava( Burda canım biraz da tatlı çekmişti sanırım. )x - Şoför ( Bu başta olanaklı gelmişti ama sonra boşver dedim )x - Peruk ( Öegh )x - Kaju x  —> Bunlar geleceğin trendleri olursa demişti dersiniz. Sonra pınar beyaz reklamlarındaki beyin gibi Ben Buldum ! diye çırpınırım orda burda.

Yazarken eşlik edenler : Zeki Müren - Veda Busesi / Rafet El Roman - Direniyorum

Bir kere standarttan sapmaya gör.

Üşengeç bir insan olmama karşın her eve dönüşümde boş minibüste rahat rahat oturabilmek için durağa kadar yürürdüm. Çoğu zaman da tek başıma olmaz beraber vakit geçirdiğim arkadaşlarımla yürüdüğümden sıkılmazdım o yoldan. Ne olduysa o arkadaşın işi çıkmasıyla başladı zaten.

Pek tercih edilesi bir durum değildir kapı açıkken o son merdivende, içerden sizi gören teyzenin duasına muhtaç bir şekilde yolculuk etmek. Güzel bir cumartesi günü geçiriyorsun, eğlenmek yoruyor bir taraftan tabi, nisan ayının sonu olmasına rağmen burnuna tek çiçek gelmiyor istanbulun o havasında, ona rağmen keyiflisin. Havalar zırt pırt değişirken hastalıktan kurtulamıyorsun, ona rağmen keyiflisin.

Nadiren yapmak durumunda kaldığın bir şey gerçekleşiyor o gün, durağa tek başına yürümek istemiyorsun böyle o 10 15dakikalık yol gözünde büyüdükçe büyüyor, şurdan geçenlerden birine bineyim bari diyorsun. Biri geliyor, seni almaya istekli ama kapı açıldığında son kişinin poposunun rahatlayıp dışarı taştığını görüyorsun, kafanı sallayıp binmeyi reddediyorsun. 5-6 dakika sonra diğeri geliyor, bu seni almaya tenezzül bile etmeden yüzü cama yapışmış insanların bakışları arasında geçip gidiyor önünden. Artık beklemekten sıkılmaya başlıyorsun, sonra senle bekleyen başkaları olduğunu görüyorsun. Hepsi toplu olarak hareketlenip seni dışarda bırakıyorlar. Sen ve teyze hala bekliyorsunuz orda, teyzeden taze ekmek kokusu geliyor ama elinde ekmek yok, bi anda anadolu kadını düşlerine dalıyorsun. Karnının acıktığını farkediyor eve gitmeye iştahın daha da artmaya başlarken artık ne olursa olsun bineceğim dediğin minibüs geliyor. Nezaket olarak teyzeye öncelik veriyorsun, ve o son merdivende kalıyorsun. Sırtında bir de çantan var derdin ikiye katlanıyor. Rüzgar sesi şoförün sesine karışıyor, “kapıyı kapatayım mı” deyişini duyamazken bi anda kapanan kapı karşısında afallıyorsun. Çantanı öne çekip kapıyı kapattırıyorsun sonra, tam paranı uzatmaya çalışıyorsun, hop yere düşüyor, eğilip aldıktan sonra kafan önündeki adamın iki bacağı arasına giriyor, bir saniyelik duraksamadan sonra şaşkın bakışlar içinde yükseliyorsun. Önünde iki koca teyze daha var ayakta onların aralarında söylenişlerini duyuyorsun, oysa hep sinir olduğun durumdur balık istifi bir araçta yolculuk etmek. Onlarda bu konu üstüne konuşuyor, o son binen kişi de sen olduğundan daha bi kulak kabartıyorsun. “Millet kapı açılınca direk dalıyor, yolculuk adabı falan kalmamış ki” dediğini duyup teyzeye savunmaya geçesin geliyor, sonra teyzeyi de anlamaya çalışıyorsun minibüste 55+ olmasına karşın bi tane insandan yer alamamış. O da haklı deyip her kapı açılışta insanlara müsade etmek için minibüsten inmeye devam ediyorsun.

İne çıka varıyorsun evine ve durağa yürümenin aslında ne kadar faydalı bir iş olduğuna kanaat getirip kendine söz veriyorsun.

Parmak ucuna kalkınca kendini o boyda zannetmek.

Hafif böbürlenir insan bazen. Böyle insanlara hafif hafif tepeden bakar. Nitekim vücudu, hali tavrı da ona göre şekil alır. O boyda olduğunu zanneder sonra. Ta ki parmakları ağrıyana dek.

Bugün bir şey üstüne uzunca düşündüm, karınca ile ağustos böceği hikayesi. Hani şu meşhur, yazın çalışan karınca ve kışın ona muhtaç kalan ağustos böceği hikayesi.

Daha sonra bu hikayeden almam gereken mesajı, daha önce ne olarak anladığımı düşünüyordum. Farkettim ki penceremi çok küçük tutuyormuşum hikayeye bakarken, gerçekten de yazın çalışmak ve yatmamak gerektiğini, kışın bu şekilde rahat edebileceğini düşünmemiz gerektiğini anlıyordum hikayeden. Bu hikaye üzerine düşünmeyeli uzun zaman oldu tabi. Ama bugün farklı bi açıdan bakmayı denedim, eminim bir çok kişi de benimle aynı yanılgıya düşmüştür.

Şimdi tahminime göre kavram tahlillerinde hatalı olduğum noktalar var, bir : orda ki mevsim olan yaz aslında bizim bildiğimiz yaz değil, insanın bütün uzuvlarının sağlıklı bir şekilde çalıştığı yani ağırlıklı olarak o “güneşli günler” gençlik zamanı. Kış ise soğuk zorlu fırtınalı, orta yaştan sonra baş gösteren artık güneşin doğmamak üzere gittiği yıllar.

Gelelim kahramanlarımıza, şunu söyleyeyim ki ben hikayeye direkt ya da dolaylı yoldan katılmıyorum ve hem anlatılış hem de taşıdığı öğüt itibarıyle günümüz şartlarında doğru bulmuyorum. Neyse; Ağustos böceği de karınca da yazın çıkıyor karşımıza hikayede, ikiside aynı yaşlarda olan iki genç. Biri yazın eğlence ile vaktini geçirirken, diğeri geleceğine yatırım yapıyor. Yani bu noktada biri “Carpe Diem” derken diğeri “Ekmek Aslanın Karnında” felsefesi ile yaşıyor. Zaten hikaye burada ağustos böceğinin kötü örnek olarak gösterilmesi ile gözümden düşüyor. Hadi bunu geçtim, sonra ki ağustos böceğinin karıncaya muhtaç kalması nasıl bir öğüt taşıyor ? “Gençliğinizi yaşamayın, yaşlılığınızda size muhtaç kalanlara bakıp böbürlenirsiniz.” Ne kadar doğru bir mesajdır bu ? Ki hikayenin verdiği direkt budur. Yaş farketmeksizin her türlü bireyin beyni bir şekilde yıkanıyor. Artık yöntem tartışmaya gerek yok ancak bu kadar masum görünen bir çocuk hikayesinde bile böyle bir öğüt bulunması, çocuk aklının yahut genç beynin neye sürükleneceği konusunda endişeye düşürüyor insanı. Ben kurtuldum siz de kurtulabilirsiniz. Gençlik yaşanmalı, yaşlılıkta özleyeceğimiz neyimiz kalır yoksa :)

Bir bağdır gençlik ve bir üzümdür delikanlı, ancak toprağa düştüğünde görürsün güneşi. Bu yüzden yoktur geçen vaktin bir benzeri eşi. // Peter Desert.

Yazarken - Awaking the centuries / Haggard çalıyordu.

Eskiden de münazara vardı, 2007 ya da 06 artık birinci dönemmiydi ikinci dönemmiydi hatırlamıyorum. Ama hey gidi hey.

Eskiden de münazara vardı, 2007 ya da 06 artık birinci dönemmiydi ikinci dönemmiydi hatırlamıyorum. Ama hey gidi hey.